İşçiler

Eller, kırıp koparırken kopçası paslanmış sanat eserlerini,

Yalnızlığında boğulan bir grup mesaisi bitmiş işçi karşı çıkar sadece

Ve onlar, boğulurken canhıraş çığlıklar arasında

Pişmanlıklar doldurur duvarları kana bulanmış mağaranın sesini

 

Eteklerinden tutup getirilen mahzun adamlar, kadınlar, çocuklar

Küçük bir ricanın bestesini oluştururken kafalarında

Sadece anneleri bekler onları

Burada, orada, mezarda

 

Beşiğinden kovulmuş bir bebek masumiyetiyle,

Kırılan kollarını saklar işçiler

Evleri yıkılmış arıların mahzunluğuyla

Geriye kalan parçaları toplar eller

 

İleride, çok ileride, belki bugün, belki yarın, belki ebediyette

Eğer çıkarsa aralarından biri, koruma aşkıyla tutuşan bir galerici

Ancak öyle kalır milyonların zihninde

Yüzlerin ayak sesleri

 

Ancak öyle hatırlanır, ancak öyle tarihe kazınır

Eğer çıkarsa aralarından biri

Farkına vardırırsa onlara, varlığın sessizliği, yokluğun sesini

Ancak öyle onaylanır, geçmişin tozlu izleri

 

Umudun yok olduğu bir gün gelecektir yine de

Ve farkındalığın ağır yükü oturacaktır omuzlarına, göğüslerine

Ve uyanmadan kalacaktır insanlar

Hatırlanmayan işçilerin hatırlanmayan direnişine

Face on the Stretched Cloth

His hands looked dull

On the gouache stained charcoal

The smell of alcohol filled the air

Of a room, left unlocked

 

As another movement of the brush

Brought him back from his faerie tales

His hand moved three exact inches closer

To the face of the maiden

Trapped in a cage

 

The cage of color 

and black and white

The cage of paint

and flesh and blood

 

A cage so thick

No way one could escape

A cage so thin

As fragile as a grave mistake

 

Falling for, he thought to himself,

An unrealized ideal, forced inside a canvas

Was not a dream, yet a nightmare

Of a hellish vision, trapped inside his head

Kutu

Vapur, sisli havayı yararak yavaş yavaş karaya yaklaşırken istemsizce bakışlarını elinde tuttuğu kutudan ayırdı. Yıllar vardı ki gelmemişti buraya. Hatta yakınından dahi geçmemeye and içmişti zamanında. Hoş, verdiği her söz gibi zamanı geldiğinde bunu da böyle çiğnemesi gerekmişti. Kendine saygısı olmayan bir arsız gibi… Her “Asla yapmayacağım!” bağırışından gerek günler gerek yıllar sonra gelen bir tokat gibiydi hayat. “Hayır,” demişti, “buraya bir daha dönmek yok, olmayacak.”

Denizin tuzuna karışan makine yağının kokusu ona yıllar öncesinden kalma, artık ölmüş olduğunu sandığı bazı duyguları anımsatıyordu. “Nostalji” denebilirdi belki buna, ama biliyordu ki çok daha vahşi bir şeydi. Çok daha yabani ve saf.

“Kutu” okumaya devam et

Patlıcan

(İlham parçası: “Oh Darlin, What Have I Done?” – The White Buffalo)

Gecenin karanlığında sadece önüne bakarak yürüyen bir figür kimsenin dikkatini çekmezdi. Lakin bu figür mahallenin en korkulan adamı ise, insanlar istemsiz bir şekilde yollarını değiştirir, o saate kadar dışarıda ne yaptığı bilinmeyen çocuklar arkadaşlarına yaklaşır, hatta sokak köpekleri bile hırlamalarını keserdi. Saat gece yarısından az geç, gecenin yoğun koyuluğunun kapladığı dar sokaklar bile sanki bu adama yol vermek istercesine genişlerdi.

Sabah saatleri olduğunda her tarafta fısıldaşmalar duyulurdu. “Canavar!” “Kim bilir ne yaptı yine?” “Nereden geldiğini tahmin edebilir misin?” Bazı sesler genel kötülemelerden bahsetse de aralarında sayıca az olanlar gerçeğe yaklaşmayı başarabiliyordu:

“Cebinde kanlı bıçak ya da taze ateşlenmiş bir tabanca olduğuna bahse varım.”

İkisi de yoktu. İkisinden de yolda kurtulmuştu. İkisi de şu zamanlarda eski ve gözlerden ırak bir çöplükte sığ kazılmış bir çukurun içinde sonsuzluğu bekliyordu.

“Katil.”

“Patlıcan” okumaya devam et

Mahallenin Küçük Lanetlisi

Bir bina vardı orada, altında yatır olan bir küçük bina.

O binadan bahsederken hep dalga geçerlerdi.

Hepsi çok ciddiydi, ya da kendilerini böyle kandırırlardı.

“Altında yatır var oğlum oranın!” diyenden tutun da “Geçen Hayriye’yi gördüm orda, cadı ayini gibi bi’ şeye gidiyodu binanın içinde.” diyenler, inandıramayınca da “iki gözüm önüme aksın” gibi korkunç tasvirli yeminlere başvuranlar çoktu. İnsanlar da korkardı zaten oradaki “o binadan.” Hakkında o kadar ürkütücü öyküler yazılmasını hak etmeyen bir yerdi oysaki orası. Yıllar önce mahallenin en ölü zamanında, mahallenin en ölü yerine, olabilecek en ölü dizayn anlayışına sahip mimarların elinden çıkma çizimlerle dikilmiş, aslında rahatsız ediciliği çirkinliğinden ve boşluğundan ileri gitmeyen beton parçalarıydı sadece. Bir süre satılamayınca da bina göze daha da boş gelmeye başlamış, öyle olunca da ilgileneni iyice azalmıştı. Böyle bir döngüye girmişti işte “orası”. Çıkamadıkça da bu döngüden, iyice yıpranıyordu. Topu topu beş kat olan küçük yapının pencerelerinden sağlam olanlar yoktu artık; kapısının kolu kırık, badanasının rengi de soluk kalmıştı. Hiç satın alanı olamamıştı işte. Bir tanecik ilgileneni olsa da sonra, her kimse o, vaz geçmiş, bir daha da o küçük ilgiyle parlayan binanın gözlerinin akı yerine gelememişti. Bütün enerjisini orada kaybetmişti.

İşte bu yüzden derdi mahalleli, altında yatır olduğunu. Cadı ayinlerinin ana mekanı olduğunu. Kim bilir ne tür ruhların içinde dolaştığını. Komikti aslında. Kimse cesaret edemezdi girmeye, ki zaten mantıken düşünüldüğünde güvenli de değildi. Bakım yapılmamış bina yıllardır o şekilde bırakılmıştı. Kapıyı açmak bile bütün yapıyı çökertebilirdi. Kimsenin bundan korktuğu yoktu ama. Korktukları asıl konu başkaydı. Anneler, yaramazlık yapan çocuklarını caydırmaya çalışırken “Yollarım seni oraya,” derdi, “bak orda toz olursun yeminlen.” Mahallenin küçükleri kendi aralarında oynarken birbirlerini cesaretlerini ispat etmeye zorlarlardı, “Şuraya girsene bi, yapamazsın ki zaten tavuk!” Dedikodular çıkarırdı gençler, sevdiklerini cesur ve kahramanca gösterebilmek ya da buna uğraşanlara laf edebilmek için, “Duydun di mi? Onunki geçenlerde girmiş bizim binaya. Koşarak kaçmıştır o, ben diyim sana.” Kısacası mahalledeki herkesin diline bir efsane olarak dolanmış bu gizemli bina çoğu konuşmanın baş ya da yardımcı karakteri olmuştu. Kimse de binaya sormamıştı, “Seni bu kadar popüler yapalım mı? Karanlık bir ün verelim mi sana?” diye. O sadece başı öne eğik orada durur, yıllarca mahalleliyi izler, hepsinin arkasından (doğrusu önünden) konuşmasına şahit olurdu.

Bir gün geldiler yıktılar o binayı. Mahalle o hafta değişti. Kimse bunu itiraf etmese de herkesin içinde bir hüzün vardı. Kendi içlerinden birini yıkmışlardı. Eskiden şeytan efsanelerinin mekanı olan alanın önünden geçenler, artık sadece üzülürlerdi; eski korkularını yerini şimdi buruk bir hüzün kaplamıştı.

Oraya apartman diktiler şimdilerde. On iki katlı, çelimsiz bir bina. İki aya da satıldı zaten. Alt katta bir market var. Anneler çocuklarını ekmek almaya gönderiyor.

 

Kapağı Açık Tencere

Derin bir nefes aldı. Buna ihtiyacı olacaktı.

Yıllardır uğramadığı, hatta yakınlarına gelip de kenarından küçük bir çocuk gibi kafasını eğerek bakmanın aklının ucundan dahi geçmediği bir yerdi burası. O yerdi. Yıllarını harcadığı yerdi. Geçmişte bırakmaya çalıştığı ama hâlâ geceleri yatağına uzanıp hemen bitişiklerindeki odada ikiz çocuklarının gizlice fısıldaşmaya çalışırken çıkardıkları sesleri dinlerken uyuyakaldığında, her ne kadar huzur dolu kapamış olursa olsun gözlerini, gece koyulaştıkça ve rüyalar başladıkça bağırarak yatağından fırlamasına sebep olan ve karısının sakinleştirmek için her şeyi denediği ancak kesemediği gözyaşlarının temel nedeni olan yerdi. Mekan değildi geceleri ensesine yapışan soğuk karanlık. Asla mekan olmamıştı.

“Kapağı Açık Tencere” okumaya devam et

Sümbüller

Neden burada çitler var biliyor musun? İnsanlar düşmesin diye değil. Biri buradan düştü diye değil. Biri buradan atladı diye. Biri bu noktada kendi canının yükselmesine izin verdi diye. Tam bu noktada değil aslında. Aşağıda… Tabii ruhun ne zaman uçtuğunu kimse kesinkes bilemez. Bazen çiçek bırakırlar buraya, biliyor musun? Şu anda yok hiçbir şey ama bazen olur. Beyaz papatyalar, pembe güller, mor menekşeler… Merak ederim, acaba hepsini farklı kişi mi bırakıyor diye. Hayaller kurarım kafamda. Buradan çok geçerim ben, hep yolumun üstündedir. Rahatsız edici ironimi bağışla. Neyse işte, her geldiğimde düşünürüm, burada yaşanmış olayları. Elimde değil, hep aklımda aynı düşünce olur. Bir aşk ve acı hikayesi… Çiçeklerin hepsini getiren bir kişi, ve onun kanayan kalbi. Bazen yağmur yağarken geçerim buradan, kendi göz yaşlarımla gökyüzününküleri ayırt edemediğim soğuk akşamlarda. Çiçekleri boynu bükük görürüm. Islak. Acaba neden şu anda yok hiçbir çiçek? Bir neden geliyor mu aklına? Korkuyorum. Ya onun da başına bir şey geldiyse? Aklımdaki aşk hikayesinin hayatta kalan kahramanı… Boş hayallerimdeki başrol oyuncusu… Kendi boğuk dünyama eklediğim abartı… O beni tanımıyor, biliyorsun değil mi? Bugün neden çiçek koymamış acaba, merak etmiyor musun? Ya ona bir şey olduysa? Ya o da takip ettiyse, yıllar önce kendini buradan bırakıp süzülen aşkını? Aldatılmış hissediyorum. Biliyorum, yok buna hakkım, ama öyle. Varlığımın önemsiz olduğu bu dünyada tutunduğum tek dalın kendi beynim içinde yazılmış yalandan bir senaryonun et bulmuş yokluğu olsun istemiyorum. Ama insan illaki bir şeye dayayacak sırtını. Elimde mi merak etmemek onu? Buradan geçmeyi bırakmalıyım. Bu çitleri aşmak çok kolay geliyor. Acaba bir gün benim için de bırakır mı çiçeklerini? Umarım sümbül bırakır. Güzel kokar sümbüller. Bir keresinde hasta olduğumda almıştı annem bana. Boğum boğum. Bütün odayı doldurmuştu o tatlı kokuları. Üç renk: beyaz, pembe, mor. Hastalıktan tıkalı burnuma rağmen beynimde dans ederdi kokusu. Annemi özledim. Umarım ben gittikten sonra burayı süsleyen biri çıkar, her ne kadar imkansız olsa da, ve çiçekleri olarak sümbülleri seçer. Buradan geçmeyi bırakmalıyım.

(Fotoğraf: http:// http://www.saga.co.uk /contentlibrary /saga /publishing/verticals/home-and-garden/gardening/plants/flowers/container/how-to-grow-hyacinths .jpg)

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın